SENDİKACILIKTA ÖNCELİK ÇALIŞAN MI,
SENDİKANIN MENFAATİ Mİ?
Dayanışma aidatı, sendikal baraj, üye sayısı ve yetki tartışmaları…
Kamu çalışanları geçim mücadelesi verirken sendikacılığın gündemi neden yine sendikaların kendi geleceği etrafında şekilleniyor?
Kamu sendikacılığında son günlerde yeniden gündeme gelen tartışmalar, aslında çok daha önemli bir soruyu beraberinde getiriyor: Sendikalar kimin için var?
Memur-Sen Genel Başkanı Ali Yalçın'ın dayanışma aidatı talebini yeniden gündeme taşıması, Türkiye Kamu-Sen Genel Başkanı Önder Kahveci'nin ise sendikal baraj veya benzeri bir düzenlemeyle sendikal alanın disipline edilmesi gerektiğini savunması, sendikal hareketin önceliklerini yeniden tartışmaya açtı.
1 Kasım 2026 tarihinde kamuoyuna yansıyan açıklamalarda iki büyük konfederasyonun da mevcut sendikal yapıya ilişkin düzenleme beklentisini dile getirdiği görülüyor. Ancak dikkat çekici olan, aynı meseleye farklı çözüm önerileriyle yaklaşan bu iki konfederasyonun ortak noktasının sendikal alanın yeniden düzenlenmesini istemeleri.
Peki, asıl mesele bu mu?
Kamu çalışanlarının bugün en büyük ihtiyacı dayanışma aidatı mı, sendikal baraj mı; yoksa insanca yaşayabilecekleri bir ücret, güvence altına alınmış özlük hakları ve gerçek anlamda temsil edilmeleri mi?
Bu soruya cevap vermeden sendikacılığın geleceğini konuşmak, çalışanların gerçek gündeminden uzaklaşmak değil midir?
Sendikacılığın temel amacı bellidir: Çalışanların ortak hak ve menfaatlerini korumak, geliştirmek ve çalışma hayatındaki adaletsizliklere karşı mücadele etmek.
Sendikalar üyelerinin iradesiyle büyür, güvenle güçlenir, başarılarıyla itibar kazanır.
Ancak bugün ortaya konulan taleplere baktığımızda, sendikal mücadelenin merkezinde çalışanların haklarından ziyade sendikaların üye sayıları, gelirleri ve mevcut konumlarını koruma arayışlarının bulunduğu izlenimi oluşuyor.
Bir tarafta dayanışma aidatı talebi, diğer tarafta sendikal baraj isteği…
Bir konfederasyon dayanışma aidatını savunurken diğeri sendikal barajın getirilmesini istiyor. Her iki yaklaşımın da ortak noktasında sendikal alanın mevcut rekabet koşullarının değiştirilmesi bulunuyor.
Burada sormamız gereken çok basit bir soru var:
Sendikaların varlığını güçlü kılan şey, çalışanların özgür iradeleriyle o sendikayı tercih etmesi midir, yoksa mevzuat yoluyla rakiplerinin hareket alanının daraltılması mı?
Sendikalar çalışanların desteğini kazanarak büyümeli, yasal düzenlemelerle rekabet avantajı elde ederek değil.
Bu tartışma aslında yeni değil.
Kamu sendikacılığında geçmişte de belirli oranların altında kalan sendikaların mali haklardan yararlanmasını engelleyen düzenlemeler gündeme geldi. Yüzde 1 ve yüzde 2 barajları üzerinden yaşanan tartışmalar Anayasa Mahkemesine taşındı.
Anayasa Mahkemesi, 18 Ocak 2024 tarihli E.2023/12, K.2024/12 sayılı kararıyla toplu sözleşme ikramiyesinden yararlanmayı yüzde 2 barajına bağlayan düzenlemeyi iptal etti.
Şimdi ise kamuoyuna yansıyan yeni tartışmalarda yüzde 5 seviyesinde bir sendikal baraj ihtimali konuşuluyor. Cumhuriyet gazetesinin 11 Ekim 2026 tarihli haberinde, bu yöndeki beklentiler ve düzenlemenin olası sonuçları ele alındı.
Burada mesele yalnızca küçük sendikaların varlığını sürdürmesi değildir. Asıl mesele, kamu çalışanlarının diledikleri sendikaya üye olabilme, yeni sendikalar kurabilme ve mevcut sendikal yapılardan ayrılabilme özgürlüğüdür.
Bir sendika yeterince üye kazanamıyorsa bunun cevabı baraj koymak değil, neden çalışanların o sendikayı tercih etmediğini sorgulamaktır.
Çalışanların tercihlerini sınırlandırmak yerine, onların güvenini yeniden kazanacak çalışmalar yapmak gerekmez mi?
Dayanışma aidatı tartışmasını da kamu çalışanları açısından bütün yönleriyle değerlendirmek gerekiyor.
Elbette sendikaların mali kaynakları, örgütlenme ve faaliyetlerini sürdürebilmeleri açısından önemlidir. Ancak bu ihtiyaç, çalışanların iradesinin ve ekonomik menfaatlerinin önüne geçirilemez.
Dayanışma aidatının hangi koşullarda uygulanacağı, kimleri kapsayacağı, çalışanlara nasıl bir mali yük getireceği ve sendikal rekabete etkisinin ne olacağı açıkça tartışılmalıdır.
Bir düzenleme yapılacaksa bunun merkezinde sendikaların mali çıkarları değil, kamu çalışanlarının hakları bulunmalıdır.
Sendikalar çalışanlar için vardır. Çalışanlar sendikalar için değil.
Önümüzde yeni bir yıl var.
Enflasyonun çalışanların gelirleri üzerindeki etkisi ortada. Alım gücü her geçen gün daha fazla sorgulanıyor. Kiralar, faturalar, temel tüketim giderleri ve hayat pahalılığı kamu çalışanlarının gündelik yaşamını doğrudan etkiliyor.
Peki çalışanlar ne bekliyor?
· Maaşların enflasyon karşısında erimesini önleyecek gerçekçi ücret artışları
· Seyyanen zam
· Refah payı
· Vergi dilimlerinden kaynaklanan gelir kayıplarının giderilmesi
· Emekliliğe yansıyacak ücret düzenlemeleri
· Adil bir ücret sistemi
· İyileştirilmiş sosyal ve özlük hakları
· Gerçek anlamda karşılığı olan bir toplu sözleşme
Bunlar konuşulması gerekirken sendikal tartışmaların ağırlık merkezinin dayanışma aidatı ve baraj olması ne kadar doğru?
Toplu sözleşme masasında çalışanların beklentilerini karşılayacak kazanımlar elde edilememişken sendikal enerjinin önemli bir bölümünü bu tartışmalara ayırmak kamu çalışanlarına nasıl açıklanacaktır?
Özellikle sağlık ve sosyal hizmet alanında çalışanların sorunları, sendikal gündemin en ön sıralarında yer almalıdır.
Sağlık çalışanları 7 gün 24 saat esasına göre hizmet veriyor. Gece gündüz, bayram tatil demeden insan hayatı için mücadele ediyor.
112 acil sağlık hizmetlerinde, hastanelerde, aile sağlığı merkezlerinde, ağız ve diş sağlığı merkezlerinde, sosyal hizmet kuruluşlarında görev yapan çalışanların birbirinden farklı ama bir o kadar da önemli sorunları var.
Nöbet ücretleri, fazla çalışma karşılıkları, görev tanımları, personel yetersizliği, iş yükü, şiddet, tükenmişlik, ek ödeme adaletsizliği, izin hakları ve emekliliğe yansıyan ücretler…
Sosyal hizmet çalışanlarının ağır sorumlulukları, çalışma koşulları ve özlük hakları da aynı şekilde çözüm bekliyor.
Sahaya indiğinizde, bir hastanenin acil servisinde, bir 112 istasyonunda, bir aile sağlığı merkezinde veya bir sosyal hizmet kuruluşunda çalışanların hangi sorunlarla mücadele ettiğini görebilirsiniz.
Bu kadar sorun ortadayken kamu sendikacılığının gündemini çalışanların hayatına doğrudan dokunmayan tartışmalarla doldurmak, sendikal önceliklerin yeniden gözden geçirilmesini gerektirmiyor mu?
Çalışanın nöbet ücretini, maaşını, özlük hakkını konuşmadan sendikanın gelirini konuşmak, sendikacılığın önceliklerini tersine çevirmektir.
Bir başka dikkat çekici husus da bu tartışmaların zamanlamasıdır.
Kamu görevlileri sendikalarının üye tespit ve yetki süreçlerinin yaklaştığı dönemlerde sendikal rekabet, üye sayıları ve mevzuat değişikliği talepleri daha fazla gündeme geliyor.
Tam da bu dönemlerde sendikal baraj, dayanışma aidatı ve sendikal alanın disipline edilmesi gibi konuların öne çıkarılması, doğal olarak kamu çalışanlarında soru işaretleri oluşturuyor.
Elbette her mevzuat tartışmasının arkasında kötü niyet aramak doğru değildir. Ancak çalışanların da şu soruları sormaya hakkı vardır:
Neden sendikal rekabetin koşullarını değiştirmeye yönelik bu kadar yoğun bir çaba gösterilirken, çalışanların ekonomik ve sosyal haklarının geliştirilmesi konusunda aynı kararlılık ortaya konulmuyor?
Neden çalışanların sendikal tercihlerini özgürce yapabilmeleri yerine, bu tercihleri etkileyecek düzenlemeler daha fazla konuşuluyor?
Sendikalar çalışanların karşısına yeni kısıtlamalarla değil, yeni kazanımlarla çıkmalıdır.
Bence bu tartışmanın en önemli eksikliklerinden biri de çalışanların görüşlerinin yeterince dikkate alınmamasıdır.
Madem dayanışma aidatı isteniyor, madem sendikal baraj savunuluyor, o hâlde öncelikle kamu çalışanlarına sorulmalıdır.
Bir anket yapılsın. Çalışanların görüşleri alınsın. Farklı sendikalara üye olanların, sendikasız çalışanların, sahada görev yapanların düşünceleri dinlensin.
Hatta bunun için ayrı bir araştırmaya bile gerek kalmadan, bu açıklamaların yapıldığı sosyal medya hesaplarının altındaki yorumlara bakmak bile önemli bir fikir verebilir.
Çünkü o yorumlarda çalışanların beklentileri, itirazları ve tepkileri açıkça görülüyor.
Elbette her yorumun aynı görüşü yansıtması beklenemez. Her eleştiri de doğrudan doğruya doğru kabul edilemez. Ancak bir sendika yöneticisi için kendisine yöneltilen eleştirileri dinlemek, cevaplamak ve gerektiğinde özeleştiri yapmak da sendikal sorumluluğun bir parçasıdır.
Kendi tabanından gelen itirazlara dahi cevap veremeyen, çalışanların ne düşündüğünü merak etmeyen bir anlayışın, çalışanlar adına karar vermeye kalkışması ciddi bir temsil sorunudur.
Sendikacılık yalnızca kürsülerden konuşmak, basın açıklamaları yapmak veya sosyal medyada mesaj yayımlamak değildir. Sendikacılık, sahadaki çalışanın sesini duymak, o sesin gereğini yapmak ve gerektiğinde kendi politikalarını da sorgulamaktır.
Bugün sendikal barajı savunan da dayanışma aidatını isteyen de yarın farklı bir mevzuat düzenlemesinden etkilenebilir.
Unutulmamalıdır ki bugün büyük olan bir sendika yarın küçülebilir; bugün küçük olan bir sendika yarın büyüyebilir.
Sendikal mevzuat kişilere, dönemsel üye sayılarına veya mevcut yönetimlerin beklentilerine göre şekillendirilmemelidir.
4688 sayılı Kanun'un yeniden ele alınması gerekiyorsa elbette alınmalıdır. Ancak bu çalışma sendikal çoğulculuğu güçlendirmeli, örgütlenme özgürlüğünü genişletmeli, toplu pazarlık sistemini daha demokratik ve etkili hâle getirmelidir.
Bir sendikanın büyümesi için diğerinin küçülmesini sağlayacak düzenlemeler değil, bütün sendikaların çalışanlara daha iyi hizmet vermesini sağlayacak bir sistem kurulmalıdır.
Sendikal rekabetin önüne engel koymak yerine, rekabetin niteliğini yükseltmek gerekir. Çünkü gerçek rekabet, çalışanlara daha fazla hak, daha iyi hizmet ve daha güçlü temsil sunabilmektir.
Kendilerine muhafazakârlık, hak, adalet ve emek mücadelesi gibi kavramları rehber edinen sendikal anlayışlara bir hatırlatma yapmak gerekiyor:
Hak ve adalet, yalnızca işimize geldiğinde savunulacak kavramlar değildir.
Sendikal özgürlük, yalnızca kendi sendikamızın büyümesini istediğimiz zamanhatırlanacak bir hak değildir.
Demokrasi, yalnızca çoğunlukta olduğumuz zaman savunulacak bir değer değildir.
Bugün küçük sendikaların önüne baraj koymak isteyenler, yarın kendileri de farklı koşullarda aynı tartışmaların muhatabı olabilirler.
Bugün dayanışma aidatı isteyenler, yarın bu uygulamanın çalışanlar açısından nasıl sonuçlar doğuracağını da düşünmek zorundadır.
Sendikacılık, çalışanı ekonomik ve sosyal yönden güçlendirme mücadelesidir. Üyeyi korumak adına çalışanların özgür tercihlerini sınırlamak, sendikacılığın ruhuyla bağdaşmaz.
Kamu çalışanlarının artık söyleyecek çok sözü, çözülmesini beklediği çok sorunu var. Bu sorunların çözümü için sendikalara duyulan ihtiyaç da her geçen gün devam ediyor.
Ancak sendikalara duyulan güvenin korunması için önce çalışanların beklentilerinin duyulması gerekiyor.
Sendikaların gücü, kanunlarla çizilen sınırların arkasına saklanmakla değil, çalışanların gönlünde ve güveninde yer edinmekle ölçülür.
Çalışanın maaşı erirken sendikanın gelirini, çalışanın hakkı eksilirken sendikanın barajını, çalışan geçim derdiyle mücadele ederken sendikanın üye sayısını konuşuyorsak burada ciddi bir öncelik sorunu var demektir.
Bizim çağrımız nettir:
Baraj hesabını, aidat hesabını, üye kaybetme endişesini bir kenara bırakın.
Önce çalışanın sofrasını, maaşını, nöbetini, emeğini, özlük hakkını ve geleceğini konuşun.
Çünkü sendikacılık koltukları, makamları ve mevcut düzeni koruma sanatı değil; emeği, alın terini ve çalışanların hakkını koruma mücadelesidir.
Unutmayın; sendikalar çalışanların üzerinde değil, çalışanların yanında durduğu sürece güçlüdür.